Hediye Kampanyamız:En fazla puan toplayan 3 kişiye 400TL'lik hepsiburada hediye çeki hediye ediyoruz..

KÖŞE YAZILARI

| Tüm Köşe Yazıları | Tüm Yazarlar | Yazıcı Dostu |


Mehmet Vural:1957 yılında Erzurum ilinin Şenkaya ilçesine bağlı Evbakan köyünde dünyaya geldi İlkokulu doğduğu köyde, ortaokul ve liseyi Oltu ilçesinde bitirdi. 1975 yılında girdiği Kırşehir Eğitim Enstitüsünden 1977 yılında mezun olarak sınıf öğretmeni oldu. Aynı... Devamı

Diğer Yazıları - Mesaj Yaz - Üye Profili
"HANGİ EĞİTİM?"

Yıl 2003.. Cumhuriyetimizin ilanından tam seksen yıl sonrası. İş Kurumu Genel Müdürü Necdet Kenar, elindeki verilerden yola çıkarak eğitim sisteminin iflasını şu cümlelerle açıklıyordu; “Eğitim seviyesi düşük olan insanlarda girişimcilik ruhu üniversite mezunlarına göre daha güçlü. İlkokul mezunları kendi işini kurarken, üniversite mezunu gençler öncelikle bir firma veya kamu kurumunda iş bulmaya çalışıyor. Eğitim sistemimiz girişimciliği ve yaratıcılığı öldürüyor herhalde.”

— Prof. Dr. Çağatay Özdemir'in yaptığı bir araştırmaya göre, üniversitelerdeki akademik personelin ancak yüzde 1,4'ü yılda beş ve daha fazla kitap okuyor. Oysa dünya standartlarına göre iyi bir okur sayılabilmek için, yılda en az on ve daha çok sayıda kitap okumak gerekiyor. Bu araştırma sonuçları, Türk insanının okuyup okumadığı sorusunu bütünüyle anlamsız kılmıştır.

— Uluslararası Eğitim Başarılarını Değerlendirme Kuruluşu” (PISA) tarafından elli yedi ülkenin ilköğretim son sınıf öğrencileri arasında yapılan “Uluslararası Matematik ve Fen Eğilimleri” araştırmasının 2006 yılı sonuçlarına göre,  sözel yetenekte otuz yedinci, matematikte kırk beşinci, fen alanında kırk yedinci olmuşuz. Bu sonuçlarla OECD ülkeleri arasına giremeyen ülkemiz, Uruguay, Şili, Letonya ve Sırbistan gibi ülkelerin bile gerisine düşmüş. Sıralamadaki yerimiz, çocuklarımızı okullara göndermesek de olunabilecek bir yerdir.. Aynı kuruluşun 2009 yılının şubat ayında, yani üç yıl sonra açıkladığı sonuçlara göre ise, ülkemiz kırk dokuz ülke arasında otuz birinci sırada yer almış. Milli Eğitim Bakanı bu sonucu başarı olarak ilan etmiş.

— Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın (UNDP)  yayımladığı ''2009 İnsani Gelişme Endeksine'' göre, Türkiye yaşanacak ülkeler sıralamasında, Bulgaristan, Romanya ve Makedonya’nın bile gerisine düşerek, kendisine ancak 79. sırada yer bulabilmiş..

— 2004 yılında Çin’de yapılan bir araştırmaya sonuçlarına göre, hiç bir Türk Üniversitesi dünyanın ilk beş yüz üniversitesi içinde yer alamamış; daha da ilginç olanı, ilk eleme sonunda geriye kalan 2000 üniversitenin içinde yine hiç bir Türk Üniversitesinin olmamasıdır.

— Dünyanın önde gelen haftalık haber dergilerinden Ekonomist, 2008 yılında yüz kırk ülkeyi kapsayan bir araştırma yapmış. Dünyanın huzur ve mutluluk haritası diyebileceğimiz bu araştırmaya göre, ülkemiz yüz on beşinci sıraya yerleşmiş. İnsanların birbirine olan güveni, yabancı düşmanlığı, organize suçların yaygınlığı, toplumdaki kavga eğilimi, asık suratlılık, insan haklarına saygı, tecavüz, soygun ve cinayet gibi kriterlerin sorgulandığı araştırmada notlarımız oldukça düşük..

— Avrupa Birliği'ne bağlı bir kurum olan Eurofound'un 2008 yılında yaptığı araştırma başka bir gerçeği gözler önüne seriyor. AB üyesi yirmi yedi ülke ve aday ülkeler Türkiye, Makedonya, Hırvatistan ve Norveç'te tam otuz beş bin kişi üzerinde yapılan anket sonuçlarına göre Türkler, yirmi yedinci sıra ile 'en depresyonda ve ruh sağlığı en bozuk' son dört halk içinde yer almış.

— The Economist dergisi ile Ekonomi ve Barış Enstitüsü hemen her yıl birlikte “Küresel Huzur Endeksi” adı altında istatiksel veriler hazırlamaktadır.. Ülkelerdeki terörizm riski, askeri harcamalar, insan hakları, komşularla ilişkiler, iç ve dış kaynaklı çatışmalar, cinayet ve suç oranları, yerinden edilmiş insanların sayıları, insan haklarına saygı düzeyi, şiddet olayları, mahkûm sayısı, organize suçlar, politik belirsizlik, vatandaşların birbirlerine olan güveni gibi yirmi dört kriter esas alınarak hazırlanan listeye göre Türkiye, 2007 yılında yüz yirmi bir ülke arasında doksan ikinci, 2008’de yüz kırk ülke arasında yüz on beşinci, 2009’da ise yüz kırk dört ülke arasında yüz yirmi birinci olmuş.. Veriler, Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Bürosu, Uluslararası Suç Mağdurları Araştırmaları Birimi, Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kurumu, Uluslararası Çalışma Örgütü, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Uluslararası Cezaevi Çalışmaları Merkezi gibi çok değişik saygın kurum ve kuruluştan elde edilmiş.. Endekslerden de anlaşılacağı gibi Türkiye huzurlu ve güvenli bir ülke olmaktan uzak. Huzurlu ülkelerle, huzursuz ötekilerin kimler olduğunu sanırım tahmin ediyorsunuzdur.

—  Türkiye çapında yapılan araştırmalar, kadınların yüzde kırkının eşleri tarafından fiziksel şiddete uğradığını gösteriyor. Şiddet görmüş kadınların çok küçük bir bölümü hukuki yollara başvuruyor, diğerleri ise sonuç alamayacaklarını ya da daha çok şiddet göreceklerini düşünerek sessiz kalıyormuş.

—  Dünya Ekonomik Forumu'nun düzenlediği, 2008 Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi’ne göre, kadının işgücüne katılımında130 ülke arasında 125. sırada yer almışız.

—  Birleşmiş Milletler verileri, aralarında bizim de bulunduğumuz İslam ülkelerinde yılda ortalama 5000 genç kadın, namus cinayetine kurban gidiyor.. Oysa bizler son otuz yıl boyunca, kadını sadece başörtüsü üzerinden konuşmuşuz. Her yüz kadından altısı meme kanserinden ölürken, teşhis edilmesi bu en kolay hastalık hakkındaki toplumsal bilinç düzeyi neredeyse sıfırdır. Başörtüsü ili ilgili harcadığımız mesainin yüzde birini meme kanseri için harcasaydık, kim bilir bu oran ne kadar aşağılara düşerdi.

—  2009 yılı verilerine göre, anne ve çocuk ölümleri sıralamasında ülkemiz, yüz seksen dokuz ülke arasında yüz sekizinci olmuş.

—  Uluslararası Saydamlık Örgütü tarafından her yıl ortalama yüz elli ülke arasında yapılan ‘Temiz Toplum” sıralamasında Finlandiya birinciliği kimselere kaptırmazken, ülkemiz nihayet 2008 yılında altmış dördüncülüğe yükselebilmiştir. Galiba görebildiğimiz en iyi derece de bu.

—  2008 yılında kişi başına milli düşen gelirde, Türkiye Avrupa'daki otuz yedi ülke arasında ancak otuz ikinci olabilmiş. Daha iyi olduğumuz Avrupa ülkeleri, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Makedonya, Sırbistan ve Bulgaristan. Dünyada ise, kişi başına düşen milli gelirde altmışıncı sıradayız. Hatırlatmakta fayda var, bir ülkenin ekonomisi, o ülkenin neredeyse her şeyini belirler. Eğitimi konuşacaksak, bunları bilmek zorundayız.

—  Türk vatandaşlarına vize uygulayan ülkelerin sayısı, ötekilerin neredeyse üç katı kadar.. Bu rakamlar bile Dünya klasmanındaki yerimizi açıklamaya yetiyor. Vize isteyen ülkeler, aslında şunu demek istiyorlar: “Sizler fakir ve eğitim seviyesi düşük bir ülkenin vatandaşlarısınız. Ülkemize göç etmek istemenizden korkuyoruz. Yasadışı işlere bulaşabilir, edindiğiniz negatif alışkanlıkları ülkemize taşıyabilirsiniz. Ayrıca, ülkemizin milli gelirine ortak olmanızı da istemiyoruz. O nedenle, kusura bakmayınız ama eli yüzü düzgün, eğitimli ve tez zamanda geri dönebilecek olanlarınızın dışındakileri ülkemize almıyoruz!”

—  Suriye sınırındaki mayınları temizlemesi için 1992 yılında Türk Silahlı Kuvvetlerine görev veriliyor. Aradan tam on altı yıl geçiyor. 2008 yılında Genelkurmay, “biz bu işi beceremiyoruz” diyerek topu hükümete atıyor. Siyaseti gayet iyi bilen askeriyemiz sınırdaki mayınları temizlemeyi her nedense bilmiyormuş. Çaresiz kalan hükümet, bu meseleyi çözmenin yollarını aramaya başlıyor.. Çıkarılan kanun Anayasa Mahkemesinden dönüyor.. Sonra ise mayınları kimin temizleyeceğini uzun yıllar tartışıyoruz.. Oysa bıraksalardı, şu bizim yoksul kentin diplomasız oto sanayi çırakları bile, meselenin altından pekâlâ kalkabilirlerdi.. Bu arada basında yayınlanan fotoğraflardan anlıyoruz ki, bizim tarafta bir tek kuyu bile yokken, Suriye sınırı boyunca ve tel örgülerin hemen birkaç metre önünde yüzlerce petrol kuyusu var. Sakın şu herkesin ağzında dolaşan, “bizler petrol çıkarmayı beceremiyoruz” sözü doğru olmasın? Belki de “giyinik kral sendromuna” yakalanmış bizleri aldatıyorlar, dalga geçiyorlar kim bilir. O fıkrayı anlatmanın sanırım tam zamanı.. Çölde yolunu kaybeden Temel açlık ve susuzluktan baygınlık geçirmek üzereymiş ki, uzakta bir çadır görmüş. Sevinçle çadıra ulaşmış. İçerden çıkan adama; "Su.. Lütfen biraz su, yoksa öleceğim!" demiş. Elindeki renk-renk kravatları Temel'in önüne koyan adam; "Üzgünüm!" demiş. "Hiç suyumuz kalmadı, ama size kravat verebilirim. "Temel çılgına dönmüş; "Be adam!" demiş. "Ölmek üzereyim, bana su lazım, kravatı ben ne yapayım!" Temel'in ısrarı üzerine adam; "Madem su istiyorsunuz, öyleyse iki kilometre kuzeye gitmenizi öneririm." demiş. "Önünüze bir çadır çıkacak, orada su bulabilirsiniz." Temel sürüne-sürüne de olsa, son bir gayretle tarif edilen çadıra ulaşmış. Kapısında iri kıyım ve çok şık bir nöbetçi durmaktaymış. Fısıldayan bir sesle; "Su.. lütfen su!" demiş ve içeri girmeye çalışmış. Temel'i durduran adam; "Üzgünüm beyefendi," demiş. "Buraya kravatsız giremezsiniz!"

—  Sigara tüketiminde Dünya birincisi olmuşuz. İçki içmemeyi görevden ihraç nedeni sayan kurumların o büyük gayretine rağmen, nedense Türkiye alkol tüketiminde iyi bir derece yapamamış!.

—  Kamu kurumları eliyle harcanan her kuruşun en az yarısının yolsuzluklara gittiğini söylersem sanırım hiç kimse itiraz etmeyecektir. Denetlenmeye kapalı bazı kurumlarda bu oran daha da yukarılara çıkabilmektedir.

—  Veriler bütünüyle sayısallaştırılamamış da olsa, hemen hepimizin bildiği gerçek şu ki, ülkemizde farklılıklara tahammül modern dünyanın aksine son zamanlarda gittikçe azalan bir eğri göstermektedir. Bunu anlayabilmek için şöyle bir çevrenize bakmanız ya da Facebook gibi herhangi bir sosyal paylaşım sitesinde ufak bir gezinti yapmanız yeterlidir. Kulaklarına üflenmiş ezberlerin etkisiyle kalpleri kinle dolmuş gençlerin faşist eğilimlerini ve güçlü nefret duygularını gördükçe, “bu ülkede barışı ve insanı sevenlerin sayısı ne kadar da azmış!” diye düşünebilirsiniz.. Birey olmayı değil herhangi bir gurubun içinde bulunmayı olumlayan toplumsal yönelişler her gün biraz daha baskın hale gelmektedir. Kendilerinden olanların hiçbir kusurunu görmeyip, ötekilere yapmadığını bırakmayan gurupların yarattığı tahribatı hepimiz hemen her gün bir şekilde görüp yaşamaktayız. Konu sadece yağmalanan kamu kaynakları değil elbette, sosyal hayatın hemen her alanında hakları tarumar edilenler, genelde gurup dışı kalanlardır. Bir yanda devlet tarafından yaratılmış çıkar alanları, öte yanda dinsel istismar, Kemalist dayatmalar, ideolojik sapkınlıklar, etnik milliyetçilik, ulusalcılık ve laiklik gibi çeşitli mevziler üzerinden yürütülen çatışmalar, en çok da birey olmaya çalışan mazlum azınlığa zarar veriyor. Neylersiniz ki, gücü eline geçirenin yağmaladığı, toplumu şekillendirmeye ve ötekini sindirmeye çalıştığı korsan bir Ortadoğu ülkesi gibidir Türkiye. Akademisyen bir arkadaşım anlatmıştı; “Çalıştığım üniversiteye bir zamanlar PKK sempatizanı bir rektör atadılar, bütün kadrolar PKK’lılarla doldu. Sonra filan guruptan, daha sonra feşmekân guruptan rektörler geldi. Hemen hepsi de aynı şeyi yapıyordu. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, benim gibi herhangi bir guruba intisap etmemiş birkaç kişi dışında hemen herkesin kazançlı çıktığını görüyorum. Hangi guruptan olursanız olun, sıra bir şekilde size de geliyordu.” 

—  Dünyada askeri darbe yapılabilen birkaç ülke arasında yer aldığımızı sanırım hepimiz biliyoruz. Kavga ettiği siyasal hareketlerin neden halk tarafından baş tacı edildiğini merak etmeyen bir askeriyenin, uyduruk istatistiklerle “güvenilen kurum” ayaklarına yatması ne tuhaf.. Hadi eğit bakalım! Kıytırıktan bir iktidar için birliğimizi, beraberliğimizi, kardeşliğimizi bozmaya çalışan, halkına silah doğrultan derin yapılar orada öylece dururken, kimi, nasıl eğitiyorsun? Böyle bir toplumsal zemin üzerinde eğitimden bahsetmenin mümkünü olabilir mi? Ne yaparsanız yapın, çocukların bilinçaltına kazınan entrika, şiddet ve tüyü bitmemiş yetim resimlerini pozitif algılara dönüştüremezsiniz! Çocuklarımızdan böyle bir ikiyüzlülüğü görmezden gelmelerini beklemek bile, modern Dünyanın yeterince gerisine düşmek demek değil midir?

—  Yargının uluslararası karnesine bakmak istemezsiniz bile.. 2009 Ocak ayı itibari ile son on yıl içerisinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Türkiye’den tam 1939 dava gitmiş ve bunlardan 1676’sı hukuk açısından hatalı ve taraflı bulunmuş. Türkiye bu rakamlarla kırk yedi ülke arasında birinci olmuş. Yaşam hakkını ihlal, işkence ve kötü muamele, birey özgürlüğünü sınırlama, haksız yargılama, düşünce özgürlüğünü ihlal, toplantı özgürlüğünü ihlal, özel mülkiyeti ihlal vb. hukuksal alanların tamamında birinci.. “Avrupa bize çifte standart uyguluyor” diyenler için Yunanistan’ın karnesini kısaca hatırlatalım: “Neredeyse tamamına yakını Müslüman olan iki milyon mülteciyi neden kötü koşullarda misafir ediyorsun?. Atina’da neden cami yok? Batı Trakya’daki müftü sorununu hallet! Müslüman ve Türk azınlığa iyi davran!”

Hukukun yaşayan pratiğini sanırım bilmeyenimiz yok.. Tevekkeli değil, bir YÖK raporundan öğreniyoruz ki, uluslararası yayın açısından, Türk bilimine sıfır katkı ile hukuk birinci.. Eğitimin en yetersiz ve etkisiz kaldığı alan galiba hukuk!. Siyasetin ve alengirli işlerin o kadar içinde ki, bizi ne çok utandırdığının farkında bile değil.. Halk iradesine karşı devleti ve devletin en güçlü kurumlarını koruyan ve adeta demokrasiyi tepeleyerek nefesiz bırakan yüksek yargı, ne yazık ki bugünkü haliyle, halktan bağımsız ve fakat statükoya bağımlı bir yapıya sahiptir. Evrak memuru yetiştirmek için kurgulanmış sözde hukuk öğretimini, sanat, felsefe, edebiyat, tarih, sosyoloji ve diğer metinlerle desteklemeden, insanlık değerleriyle buluşturmadan, evrensel hukuk normlarına ulaşmamız, hukukçunun üstünlüğünden hukukun üstünlüğü anlayışına evrilmemiz galiba hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Unutmamak gerekir ki, sorunun kendisi o sorunu asla çözemez. Bu öyle reformlarla filan ya da demokrasiye inanmış gibi gözüken ikiyüzlü siyasetçiler eliyle başarabilecek bir iş değildir. İşaret edilmiş adamları listeleyip uyduruktan seçim yapan siyaset kurumu da, sorunun bir parçasıdır aslında..

—  Çevremize şöyle bir baktığımızda kullandığımız hiçbir ürünün ilk tasarımının bize ait olmadığını görebiliriz. Bilim ve teknolojiye katkımız neredeyse sıfır düzeyindedir. Akademik çalışma adıyla ortaya çıkan eserlerin büyük çoğunluğu ezberdir, tercümedir. Gerçekliği olmayan böyle yapay bir hayat inşa ederken kullandığımız terminoloji, kavramlar ve referanslarımızın neredeyse tamamına yakını özellikle Batı kaynaklıdır. Övünebildiğimiz tek şey, yabancı projeler içinde yer almayı başarabilmiş Türk bilim adamlarıdır. Bize ait olmayan patentlerin, hammaddelerin, ürünlerin, insan kaynaklarının ve prospektüslerin elimizden bir şekilde çekilip alındığını ve dünyadan tecrit edildiğimizi varsaydığımızda, birkaç yüz yıl öncesinin tarım toplumuna geri döneceğimizi ve bugünkü seviyeyi bir daha asla yakalayamayacağımızı öngörebiliriz. Yani demem şu ki, dışarıdan aldıklarımız tıpkı bir kuş gibi elimizden uçup giderse, bize kalacak tek şey medeniyetimizin kodladığı ve asla vazgeçemediğimiz gerçek bağımlılıklarımızdır. Ve ezber, işte tam da böyle bir şeydir. Aslı varken sonradan ikame edilmeye çalışılana asla müsaade etmez..

 






YORUMLAR
En yeni ve güncel etkinlikler için bizi takip edin

Yeni Yazılar E-Postanızda


E-Posta Adresiniz: