Forum | Sınıf Öğretmeniyiz Biz | Sınıf Öğretmenlerinin Kaynak Sitesi | http://www.sinifogretmeniyiz.biz
Hediye Kampanyamız:En fazla puan toplayan 3 kişiye 400TL'lik hepsiburada hediye çeki hediye ediyoruz..

have got has got



Gülden  Eken 
Üye - Öğretmen
- (eken)
Cevap:have got has got (16.9.2009 15:19:21)

Dosyayı indirmek için aşağıdaki adrese tıklayın

KATEGORİ:4.Sınıf İngilizce 2.Dönem Yazılı/Test
BAŞLIK:have got has got
AÇIKLAMA: çalışma kağıdı resimli
DOSYA EKLEYEN:gülden eken
ADRES:İNDİR»»have got has got Dosyası



İmza:
Bu mesaja teşekkür edenler
Onur  Aydoğdu
Üye - Öğrenci
- (XsendX18)
Cevap:have got has got (9.12.2009 13:53:37)

TÜRKİYEDEKİ TRAFİK KAZALARININ
             NEDENLERİ VE SONUÇLARI


Nüfus artışıyla birlikte, hergün trafiğe çıkan araç ve sürücü sayısındaki artış, yıllar itibariyle
meydana gelen trafik kazası oranlarında çok hızlı bir yükseliş meydana getirmektedir. 1980
yılında ehliyet sahibi kişi sayısının nüfusa oranı 5.9 iken, 1995 verilerine bakıldığında bu
oran 158217;e ulaşmıştır. Doğru orantılı olarak araç sayısı yine 19808217;lerden 19958217;e gelindiğinde,
3.78217;den 10.68217;ya yükselmiştir. Buna bağlı olarak, her 10 000 kişiye düşen kaza sayısı aynı
yıllarda 7.88217;den, 478217;ye yükselmiştir. İlerleyen teknoloji ve araçlardaki güvenlik önlemleri
sayesinde, ölümlü kazaların oranında özellikle son yıllarda düşüş görülmekle birlikte, 1995
yılında her 10 000 kişiden 178217;sinin trafik kazalarında yaralandığı görülmüştür. Oysa bu oran
19808217;lerde 5.28217;dir (Türkiye Trafik Kazalarını Önleme Derneği Faaliyet Raporu, 1996). Sonuç
olarak, 1995 verileri dikkate alındığında her 10 000 araçtan 4428217;si, her 10 000 sürücüden
3128217;si trafik kazası geçirmiştir.

Yıllardan beri istatistikler, trafik kaza sıklığını sayısal veri olarak ortaya koymuş; ancak,
rakamlar "trafik güvenliği"nin sağlanmasına yönelik bilinçli ve somut girişimlerde
bulunulması için bir güdülenme yaratmamıştır. Bilindiği gibi trafik, belli başlı üç unsuru
kapsamaktadır: Yol, araç ve yol kullanıcıları. Türkiye8217;de günümüze kadar yapılan
çalışmalarda ağırlıklı olarak, bu unsurlardan ikisi üzerinde durulmuş ve çoğunlukla da
mühendislik açısından değerlendirmeye gidilmiştir. Konuya bir diğer yaklaşım ise, problemin
denetleme eksikliğinden kaynaklandığı yönündedir ki bu yaklaşım trafiğin "polis" konusu
olarak benimsenmesine yol açmıştır. Kısacası, trafiğin en önemli unsuru olan "insan"
üzerinde ülkemizde pek çalışma yapılmamış, kazaların 908217;ının insan hatasından
kaynaklandığı yönündeki bilgi, çeşitli panel ve toplantılarda çok sık yinelenmekle
birlikte, "insan faktörü"nün işevuruk tanımı yapılmımıştır. Dünyada, teknolojik ilerlemeler ve
altyapı eksikliklerinin giderilmesi sayesinde, trafik kazalarının azaltılmasında son noktaya
gelindiğinde, insan dışındaki faktörlerin değişimlenmesiyle daha fazlasının başarılamayacağı
fark edilmiş ve buna bağlı olarak da, çözüm psikoloji biliminde aranmıştır. Ancak ülkemizde
trafik psikolojisi dalında uzmanlaşan kimselerin olmaması nedeniyle bu yaklaşıma gereken
ilgi gösterilmemiştir.

Trafik psikolojisi, yol kullanıcılar arasında, yayalar ve yolculara göre daha fazla risk
taşımaları nedeniyle "araç sürücülerini" araştırmalarda hedef kitle olarak seçmek
eğilimindedir. Trafik psikolojisi8217;nin bakış açısıyla, sürücülük esnasında kullanılan, gerek
zihinsel, gerekse psikomotor yetenek ve beceriler ile kişilik özellikleri, trafikle ilişkili tutum
ve davranışlar, "insan faktörü"nün işevuruk tanımını oluşturur. Yani, sürücülerin, olayları ne
kadar iyi muhakeme edebildikleri, koordinasyon düzeyleri, uyaranlara ne kadar çabuk tepki
verebildikleri, dikkatlerini ne kadar süre koruyabildikleri ortaya çıkartıldığında, sürücünün de
tanımı yapılmış olur. Bu tanımlamada kullanılan yeteneklerden en önemlileri arasında,
sürücünün hareketli nesnelerin hız ve mesafesini algılama becerisi yer almaktadır.

Kişinin zamana ve mekana göre kendini değişimlemesi, gündelik hayattaki bir çok faaliyetin
temelini oluşturmaktadır. Zaman-mekan oryantasyonu olarak adlandırılabilecek bu olgu,
nesnelerin hız ve herhangi bir hedefe olan uzaklıklarının tahmin edilmesi üzerine kuruludur
(Bukasa, 1992). Hız ve mesafe tahminlerinin kişiden kişiye belirgin bir farklılık gösterdiği
bulunmuştur. Laboratuvar ortamında elde edilen hız tahmini çalışmalarında, kişilerin gerçek
hayattaki kazaya yatkınlıkları ve kaza kayıtları arasında istatistiksel olarak anlamlı
korelasyonlar elde edilmiştir (Maruyama Kitamura, 1961). Bu nedenle, hız ve mesafe
algılaması, son yıllarda çok farklı deneysel düzeneklerde ve genellikle simülasyon
ortamlarında incelemeye tabi tutulmaktadır (Hurwitz, 1995; Nunes, 1995; Ohta, 1988 .

Hız ve mesafe algılamasını ölçmek üzere dünyada yaygın olarak kullanılan yöntemlerden
birisi, bilgisayar destekli simülasyon ortamında sunulan özel bir testtir (Hız ve Mesafe Tahmin
Testi-DEST). Bu testte, hareketli bir nesne ekranda sunulmakta ve bir hedefe doğru
ilerlerken verilen bir bariyerin arkasında kaybolmaktadır. Denekten istenen, nesnenin
bariyerden ne zaman çıkacağını tahmin etmesi ve bariyerin arkasından nesnenin çıktığını
düşündüğü anda da tepki düğmesine basmasıdır. Nesnenin bariyere olan uzaklığı ve
yaklaşma hızı değiştiğinden, kişinin bu değişkenleri dikkate alarak tahminde bulunması
gerekmektedir. Tahminlerin hedefe ne kadar mesafede yapıldığı ve hedefe varmadan önce
mi yoksa sonra mı yapıldığı, kişinin mesafe ve hız algılama düzeyini belirler.

Türk sürücülerine yönelik olarak bu testin standardizasyonunun yapılması için
gerçekleştirilen bir projede, dünyadaki araştırmalarla paralellik içinde, nesnelerin hız ve
mesafelerinin algılanmasında kişiler arasında farklılıklar olduğu; bunun da ötesinde, bazı
sürücü grupları arasında anlamlı düzeyde farklılaşma meydana geldiği ortaya çıkmıştır.
Tekrar istatistiklere dönülüp kazaya karışan araçların oranlarına bakıldığında en yüksek
düzeyde oranın otomobillere (56.18) ait olduğu, onları kamyonların (26.04) ve
otobüslerin (5.91) izlediği görülmektedir. Otomobiller bir tarafa bırakılacak olursa, özellikle
şehirlerarası yollarda tafik yoğunluğunu oluşturan kamyonlar kazaya, otobüslerden daha
fazla karışmaktadır. Bu veri, kamyon şoförlerinin kazaya yatkınlıklarının daha fazla olduğu
şeklinde yorumlanabilir. Kazaya yatkınlık ise, hız ve mesafe algılamasında ayırt edici bir
faktör oluşturmaktadır.

Beş yıllık iş deneyimine sahip, şehirler arasında araç kullanan 85 kamyon şoförü ve 71
otobüs şoförü (ortalama yaş: 37.8, s.d.: 6.9, 57.78217;si ilkokul mezunu, 41.38217;ü ortaokul
mezunu) ile düzenlenen bu çalışmada, kamyon sürücülerinin hız ve mesafe algılamasının,
otobüs şoförlerinden daha düşük olduğu ortaya konulmuştur. Hız ve Mesafe Tahmin
Testi8217;nde, deneklerden 30 tahminde bulunması istenir ve bu tahminlerin hedef çizgiye olan
uzaklığı (mm cinsinden) grafik döküm olarak raporlanır. Hareketli nesnenin hedef çizgisine
vardığı anda yapılan tahminler "tam tahmin", hedefe varmadan evvel yaptığı
tahminler "erken tahmin" (hedefe olan uzaklığı negatif değer olarak alınır) ve hedef çizgisini
geçtikten sonra yapılan tahminler ise "geç tahmin" (hedefe uzaklıkları pozitif değer olarak
alınır) olarak sınıflandırılır ve 30 tahminin bu üç kategorideki dağılımı incelenir. Geç tahminler
ile erken tahminler arasındaki fark "tahmin eğilimi" ni gösterir ki geç tahmin eğilimi olan
sürücülerin erken tahminlerde bulunanlara oranla daha fazla risk içerdiği araştırmalarla
gösterilmiştir (Bukasa, 1992).

Test sonuçlarına göre, otobüs ve kamyon şoförlerinin erken ve geç tahmin eğilimlerinde
belirgin bir farklılık olduğu ortaya çıkmıştır. Geç tahminde bulunan kamyon şoförlerinin oranı
60 iken, otobüs şoförlerinin oranı 408217;tır. Bunun tam tersi olarak da bekleneceği gibi,
erken tahminde bulunan otobüs şoförlerinin oranı 58 iken, kamyon şoförlerinin oranı
408217;tır.

Tahminlerin hedefe olan uzaklıkları dikkate alındığında da otobüs ve kamyon şoförleri
arasında anlamlı bir fark ortaya çıkmaktadır. Otobüs şoförlerinin nesne hedef çizgiye
varmada temkinli davranarak, harekete geçtiğini göstermektedir. Kamyon şoförlerinin daha
geç tahminde bulunması ise, hız ve mesafe algılaması alanında yapılan çalışmaların
yorumlarında da belirtildiği üzere, risk davranışı içermektedir.
Yaş ve eğitim düzeyinin anlamlı fark yaratmadığı bu çalışmada kamyon ve otobüs
şoförlerinin mesafe ve hız algılamaları arasında bariz farklılıklar olduğu gösterilmiştir.
Kamyonların kazalardaki yüzdesinin daha yüksek olduğunu belirten istatistiksel bilgilerle,
kamyon şoförlerinin yatkınlıklarını açıklayabilecek bu veriler birbirini tamamlamaktadır.
Mesafe tahminlerinin, hedefi aşacak şekilde yapılması risk davranışının da parametrelerinden
birini oluşturması nedeniyle, iki araştırma birbirini tamamlar niteliktedir. Bu sebeple, ilerde
yapılacak çalışmaların risk alma eğilimi ve mesafe algılama yeteneğini bir arada incelemesi
gerekir.

Bu çalışmaların mevcut durumun bir tablosunu çizmeye yönelik olması ve neden-sonuç
bağlantısını kurmak için yeterli veri içermemesi nedeniyle, iki grup arasındaki farkın neden
kaynaklandığına ilişkin kesin bir yorum yapmamıza imkan yoktur. Ancak, birbirini
tamamlayabilecek iki olasılık bulunmaktadır: Birincisi, kamyon şoförlerinin yetenek ve beceri
açısından diğer gruplara göre farklı oldukları ve buna bağlı olarak kaza yatkınlıklarının
yüksek olduğudur; ikincisi ise, ağır tonajlı araçlar kullandıkları ve genellikle de çok düşük bir
hızda seyrettikleri için, mesafe algılamalarının otobüs şoförlerine göre farklı bir nitelik
kazandığıdır. İkinci açıklama, Ohta8217;nın (1996) mesafe ve hız algılaması ile yaptığı son
çalışmalarda oluşturduğu kuramsal temele oturtulabilir. Ohta8217;ya göre, sürücüler araç hareket
halindeyken (dinamik koşul) ve dururken (statik koşul) karşıdan gelen aracın hız ve
mesafesini farklı algılarlar. Bu açıdan bakıldığında, kamyon şoförlerinin çok yavaş hareket
eden araç içinde, statik koşula benzer bir ortamda bulunduğu düşünülebilir. O halde,
durağan bir ortamda kullanılmaya alışılmış becerinin, daha hareketli ortamlarda da
kullanılması için kişileri eğitmek gerekmektedir ki sürücü geliştirme programı gibi, sürücünün
kazaya yatkınlığını düşürmeyi hedefleyen programlar bu yönde önemli bir işleve sahiptir.

Görüldüğü üzere, sürücü gruplarının niteliklerine ilişkin elde edilen her bilimsel veri, bizi
doğru çözümü bulmaya yöneltmektedir. Yani, trafik psikolojisi8217;nin uygulamaya konulmuş
alanlarından psikoteknik değerlendirme, problemlerin teşhisine imkan vermekte; diğer bir
uygulama alanı olan sürücü geliştirme programları ile de çözüme gidilmektedir. Bu sebeple,
trafikteki insan faktörünü tanımlamaya yönelik her çalışma bizi problemin çekirdeğine doğru
adım adım yaklaştıracaktır.

ALKOL VE TRAFİK KAZALARI

Bir taraftan sayısı ve hızı artan araçlar yaşantımızın vazgeçilmez bir parçası olurken, diğer
taraftan birçok insanın yaşamına son vermekte, onları sakatlamakta ya da maddi zararlara
neden olmaktadır. Trafik kazaları, dünyanın temel ve Türkiye8217;nin ise en başta gelen ve
çözümü zor sorunlarından biri olduğu için incelenmesi ve çözüm yolları bulunması
gerekmektedir.

Erdem8217;e (1977) göre, birçok ülkede ölümlerin hemen hemen 508217;si ve hatta daha fazlası
trafik kazalarından ileri gelmektedir. Trafik kazalarının başta gelen nedenlerinden biri alkol
kullanımıdır. Alkollü olarak araba kullanma, büyük ölçüde alkol bağımlılığından kaynaklanan
bir semptom olarak kabul edilmektedir. Bu yazıda daha çok alkollü araç kullanma ile trafik
arasındaki ilişkiler üzerinde durulmuştur.

Alkolün Sürücüler Üzerindeki Etkileri:

Son yıllarda sürücülerin içki kullanması belirgin olarak artmıştır. Bazı ülkelerde trafik
kazalarının 30-408217;ının nedeni alkoldür (Pelkin ve Landzhev, 1977). Alkol almış sürücünün
sürücülük yeteneğinin alkolün etkisi sonucu olumsuz olarak etkilendiği bilimsel olarak ispat
edilmiştir. Küçük dozlarda kullanıldığında, insanlar sabırsız, haddini bilmez olmakta ve
reflekslerin yavaşlamasıyla zihinsel faaliyetler bozulmaktadır. (Yılmaz, 1996).

Alkollün fazlası ise bireye aşırı güven verdiğinden, aşırı alkol alan kişiler, kusursuz oldukları
sanısıyla kusur yapmaktadırlar. Bir duble bira ya da 60 cm3 viski ya da rakı alanlarda yarım
saat araba kullanamayacak kadar denge kusuru olmaktadır. Fazla alkol gözde kararmaya
neden olmakta, dikkat, düşünme ve karar gücünü bozmaktadır.

Alkol miktarı arttıkça kandaki oksijen azalmakta ve beyin ihtiyacı olan oksijeni temin
edemediği için işlevlerini yavaş yavaş kaybetmeye başlamaktadır. Alkol etkisi ile kişi
saldırganlaşmakta, bazen de uyku hali ve uyuşukluk başlayarak kurallara uymamakta ve
fren, vites ve direksiyonu zamanında gereğince kullanamaz duruma gelmektedir. Hız
tahminleri ve hız karşılaştırmaları azalmakta ve hatta hızın korku veren etkisinden uzak
kalarak hızı çekici bulma tutkusu başlamakta, mesafe tahmini sıfıra inmektedir (Yılmaz,
1996). Böylece, alkollü araç kullananlar yollarda tehdit unsuru oluşturmaktadırlar.

Alkollün sürücüler üzerindeki olumsuz etkileri alkollü sürücülerin trafik kazaları yapmasına
neden olmaktadır. Aşağıda bu konuyla ilgili görüşlere yer verilmiştir.

Trafik Kazaları ve Alkollü Sürücüler Arasındaki İlişki:

Selzer ve Vinokura (1974) göre, tehlikeli bir şekilde araba kullanmak, alkolün etkisiyle
öfkenin dışavurumudur. Alkoliklerin, intihara eğilimli oldukları bilinen bir gerçektir. Bu
nedenle, alkolikler, zaman zaman kendi araçlarını bir intihar aracı olarak kullanmaktadırlar.
O halde, alkoliklerin yaptığı kazalar, genellikle intihar düşüncesiyle işlenmiş kazalardır. Aşırı
alkollüyken araba kullanmak, trafik kazalarına neden olmaktadır. Bunun yanısıra alkollü
olarak araba kullanmak, şiddeti, antisosyal davranışı, öfkeyi, paranoid duyguları, ölüm ya da
öldürme isteğini de beraberinde getirebilmektedir. Özetle, alkollü olarak araba kullanma ile
yollarda meydana gelen ölümler arasında sıkı bir ilişki vardır. (Akt. Huxley ve Chesterton,
1971).

Yılmaz8217;a (1996) göre de alkol ve trafik kazaları arasında önemli bir ilişki vardır. Bu ilişkinin
acı sonuçları, neredeyse hergün günlük gazetelerin sayfalarında görülmektedir. 8220;Sarhoş
sürücü can aldı8221;, 8220;Sarhoş sürücü otomobiliyle evin çatısına uçtu8221;, 8220;Alkollü araç kullanmanın
acı faturası: 4 ölü, 2 yaralı8221;, 8220;Düğün sonrası otomobil köprüden uçtu.8221; Bu başlıklar altındaki
haberlerde, çoğunlukla gecenin geç saatlerinde içkilerin bolca içildiği bir yemekten, bir
toplantıdan, bir düğünden sonra kullanılan araç ile yapılan kazanın öyküsü anlatılır.

Little ve Clontz8217;a (1994) göre alkollü araba kullanmaktan kaynaklanan kazalarda ölüm oranı
onbeş ile yirmidört yaş arası gençlerde son derece yüksektir. Ross8217;un (1993) yaptığı
araştırma sonuçlarına göre de alkol kullanımının ölümcül trafik kazalarına yol açtığı
bulunmuştur. Henderson8217;a (1987) göre, alkollü sürücüler yüzünden her yirmi dakikada bir
ölümcül kazalar olmaktadır (Akt. Little ve Clontz, 1994). Miller ve Bilincoe8217;nun (1994)
yaptıkları araştırmaya göre, tüm motorlu taşıtların üçte birinden fazlası, alkollü araç kullanan
şöförlerin yol açtığı kazalarda parçalanmaktadır. Aberg8217;e (1993) göre, alkollü olarak araç
kullanan sürücüler trafikte büyük bir risk yaratmaktadırlar. İsveç8217;te alkollü araç kullanan
sürücülerin oranı yalnızca 1 olmasına rağmen kaza yapan sürücülerin 6 ile 118217;inin kaza
anında alkollü oldukları belirlenmiştir. Kanada8217;da ölümle sonuçlanan kazaların 438217;de,
Amerika8217;da ise 608217;ında sürücünün alkollü olduğu saptanmıştır(Jonah ve Wilson,1993). Mc
Lellan, Vingilis, Larkin, Stoduto, Macartney ve Sharkey8217;e (1993) göre de, Kanada8217;daki
ölümlerin ve yaralanmaların büyük bir bölümü trafik kazalarından kaynaklanmaktadır.
Alkollü araba kullanan sürücüler ölümcül olsun veya olmasın trafik kazalarının önemli bir
kısmından sorumludurlar (Little ve Clontz, 1994).

Selzer ve Vinokur8217;un (1974) yaptığı araştırmada da problemli gençlerin alkol alma ve
tehlikeli biçimde araba kullanma eğiliminde oldukları görülmüştür. Bu gençler alkolün
kendilerini daha saldırgan, korkusuz ve cesur yaptığını iddia etmektedirler. Farrow8217;a (1989)
göre de, bireyin alkolün etkisi hakkındaki görüşleri, alkole bağlı tehlikeli araba kullanmayı
etkileyen en önemli etkenlerden birisidir. Alkol; saldırgan, yabancılaşmış, kendini güçsüz
hisseden kişilere güçlülük duygusu vermektedir.

Basch, Di Cicco ve Malfetti8217;e (1989) göre, gençlerin alkollüyken de araç kullanmalarına yol
açan faktörler şunlardır: 1) Bireyin alkollüyken, sarhoş olduğunun farkında olmaması 2)
Alkolün etkisini tahmin edememesi 3) Alkollüyken de güvenli bir şekilde araba kullanılabilir
gibi savunma mekanizmalarını kullanması. 4) Gençler arasında alkollü araç kullanmanın
eğlence, özgürlük, yaşıtları tarafından kabul edilme gibi olumlu etkileri olduğu yolunda
yaygın bir inancın bulunmasıdır. Bu faktörler yollardaki tehlikenin artmasına, trafik
ihlallerine, ölümlere, yaralanmalara v.b. neden olmaktadır.

Türkiye8217;de alkollü içki etkisinde araç kullanmak suçtur. Buna karşın ülkemizde alkollü içki
etkisinde araç kullanılması sanıldığından daha yaygındır. Hemen hiç kimse gittiği bir
lokantada, bir arkadaş evinde içki içtiği için arabasını kullanmaktan vazgeçmemektedir. Çok
içkili olduğu halde arabasını kullanan hatta kendisini uyaran arkadaşına 8220;Ne o yoksa
korkuyor musun?8221; diye karşılık veren kişilerin sayısı az değildir (Yilmaz, 1996). Aslında
sorun da buradan kaynaklanmaktadır. Alkollü kişinin kendine güveni artmakta, buna karşılık
dikkati azalmakta ve refleksleri zayıflamaktadır.

Araştırmalara göre erkekler, kadınlara göre sarhoşken araba kullanmaya daha fazla
eğilimlidirler. 18-25 yaş grubundaki gençler daha çok trafik kazası yapmalarına rağmen bu
gruptakilerin sarhoşken kaza yapma oranları diğer yaş grubundaki insanlardan daha yüksek
değildir. Öte yandan 60 yaşın üzerinde alkollü araç kullananların sayısı bir hayli düşüktür.
Resmi kayıtlara geçen sarhoşken kaza vakaları, toplam kaza vakalarının 158217;ini
oluşturmaktadır. Bu konuda yapılmış araştırmaların pek çoğu, kandaki alkol düzeyi ile kaza
arasında nedensel bir ilişki olduğunu göstermektedir (Got, 1989).

Alkollü Araç Kullanımının Engellenmesi İçin Çözüm Önerileri:

Thurman, Jackson ve Zhao8217;ya (1993) göre, alkol bağımlılığı ve alkollü olarak araba kullanma
davranışı ortadan kaldırıldığında, sorunlar da ortadan kalkacaktır. Bunun için vatandaşların
gönüllü olarak alkol savaşında yer alması sağlanabilir. Kanada8217;da alkollü araç kullanmanın
neden olduğu olumsuz etkileri en aza indirmek amacıyla farklı türde tedbirler alınmaktadır.
Öncelikle bu konuda halk eğitilmeye çalışılmaktadır. Alkollü araç kullanmayla ilgili tutumlar
hakkında halkın bilinçlendirilmesi trafik güvenliğinin sağlanması açısından uzun vadede etkili
olan bir yöntemdir. Ayrıca 18 yaşından küçüklere alkol satışı yasaklanarak, alkol kullanma
yaşının yasalarla denetlenmesine çalışılmaktadır. Sıkı trafik kontrolüyle alkollü sürücüler
belirlenmekte ve bunlara yasal işlemler yapılmaktadır (Liban, Vinkilis ve Blefgen,1987).

Alkollü araç kullanmanın etkin bir şekilde çözülebilmesi için, insanları bilgilendirmenin ve
eğitmenin yanısıra, caydırıcı cezalar da konmalıdır. Thurman, Jackson ve Zhao8217;nun (1993)
araştırmalarının sonuçlarına göre, insanlar, sarhoşken araba kullanmaya karar verirlerken,
polislerin sık sık yol kontrolleri yapıp alkollü sürücüleri durdurması, cezalar ve yasal
kısıtlamaları dikkate almaktadırlar. Hafif cezaların değil sert yasal tedbirlerin, alkollü araba
kullanmayı engellediği bulunmuştur. Örneğin, ehliyetin uzun süreli geri alınmasının, hapis
cezalarının, yollarda sık polis denetimlerinin ve yüksek para cezalarının alkollü araba
kullanımını azalttığı gösterilmiştir (Berger ve Snartum, 1986; Votey ve Shapiro).
Pelkin ve Landzhev8217;e (1977) göre kamu ve özel taşıt kullananların, direksiyon başında
oldukları sürece alkollü içki içmeleri tamamen yasaklanmalıdır. Bu araştırmacılar bazı
ülkelerde kabul edilen, az miktarda alınan alkolün refleks ve zihinsel faaliyetleri
etkilemediğini savunan görüşe katılmamaktadırlar. Çünkü öyle insanlar vardır ki, bir kadeh
içki bile, bunların davranışlarını ve dengesini bozmaya yeter. Bu nedenle birçok insanın
hayatının sorumluluğunu yüklenen bu insanlara alkol almak kesinlikle yasak olmalıdır.
Yasalar her yönüyle uygulanmalı ve cezalar katı olmalıdır.

Ülkemizde de 1 Ocak 1997den itibaren uygulanmaya başlanan 2918 sayılı Karayolları Trafik
Kanunu8217;na eklenen maddeler ile alkollü araç kullanmananın cezası artırılmış, hapis, ehliyete
el koyma gibi zorunluluklar getirilmiştir. Ayrıca Psikoteknik değerlendirme ve psikiyatrik
muayene sonucu ehliyetin geri alınması şartı da eklenmiştir (Akt. Yasak ve Işık, 1996). Bu
yeniliklerin alkollü araç kullanımını ve dolayısıyla trafik kazalarını azaltmada önceki yasaya
göre daha başarılı olabileceği inancındayız. Getirilen yenilikler diğer ülkelerde oldukça
başarıya ulaşmış uygulamalardır. Ülkemizin de aynı şansa sahip olduğunu görmek oldukça
sevindirici ve umut vericidir.

herkes bu 5.sınıf ödevleriniden yapmsıı önerrim trafik ödevi


İmza:onur18
Bu mesaja teşekkür edenler:
Onur  Aydoğdu
Üye - Öğrenci
- (XsendX18)
Cevap:have got has got (9.12.2009 13:55:43)

HAK NEDİR?
Yaşamın bir amacı kişinin kendisini bulmasıdır. Kim olduğunun.
Yaşamda, kişinin kendisini bulması için düşünmesi, araştırması, incelemesi, denemesi,
davranışları ve olayları yaşaması, sorgulaması, yorumlaması, öğrenmesi ve anlaması
gereklidir. Ki diğerlerini de anlayabilsin. Bunun için de düşüncelerin yaşama geçirilmesi
gereklidir. Böylelikle duyguları tanıyacak ve hissedecektir. Farkı görecek ve eyleme geçen
davranışlardan kendisine bir yorum yapıp anlam çıkarabilecektir ( Düşüncenin açığa çıkması
hali). Bu bazen doğru bazen de yanlış olabilecek. Bunu belirleyen atılan adımın hangi yönde
olduğudur. Ve atılan adımın kendisidir. Doğru veya yanlışın neticesinde kişinin bunu
anlamasıdır. İşte kişinin veya varlığın bu davranış şekillerini uygulama yapmasına HAK
denir.

HAK; kişinin veya varlığın sadece kendisine aittir. Bir başkasının bu hak8217;ka karışması
engellemesi, tecavüzü haksızlıktır. Hak8217;kın ihlalidir. Ve bu şeytanlıktır.

İnsanın bireysel haklarının yanında toplumsal ve çevresel hakları da vardır. Yatma, kalkma,
konuşma, dinleme, araştırma yapma, çalışma izleme görme v.s gibi olan bireysel hakların
yanında birlikte olma, paylaşma vs gibi toplumsal haklara ilave olarak bunlardan
faydalanmak için de çevrede bulunan bu özelliklerden faydalanmak da Hakdır.
Kişi veya varlık bu davranışları yaparken bir başkasının da Hakkı olduğunu unutmamalıdır.
Bu Hak8217;lar karşılaştığı zaman karşıdaki kişiden muhakkak onay ( rıza) alınmalıdır. Aksi halde
Hakkın çiğnenmesi olayı yaşanmış olur. Hakkın çiğnenmesi olayı olduğunda ortaya
güvensizlik çıkar. Ve güvensizlik, huzursuzluğu ve çatışmayı ortaya çıkarır. Bu bakımdan
HAK8217;ka saygı göstermek zorundayız.
Bir örnek vermek gerekirse; Rahatsızlığınız neticesinde doktora gitmek gereksiniminiz var.
Özele veya devlete. Ayni amacı taşıyan başkaları da var. Orada buluştunuz. Doktorda bakım
önceliği önce gidenindir. (Acil durumlar hariç). Sıraya girersiniz. Bir başkasının önüne
geçemezsiniz. Geçmeniz halinde HAK8217;kı çiğnemiş olursunuz. Bu da HAK8217;ka saygısızlık olur.
Kim olursanız olun. HAK8217;kı çiğnemek kendinizi çiğnemek olur, ki bu sizi şeytan yapar.

Varlık, yaşamın kendisidir. Siz de bir varlıksınız. Yaşamın kendisisiniz. Varlık yaşama saygılı
olmak zorundadır. Önce kendisi için. Eğer olmazsanız bir HİÇ olursunuz. Yok olursunuz. İşte
insanın bilmesi gereken meselelerinden birisi de budur. Yani saygılı olmak. Bir zorunluluktur.
Mutluluk için.

Örneğimize devam edelim; Eğer sırayı siz ve diğerleri düzgün ve doğru kullanırsanız, HAK8217;ka
uygun davranıldığından bir sorun çıkmadan doktor kontrolünüzü siz ve diğerleri rahat ve
huzurlu bir biçimde yaparlar, huzurlu ve mutlu olurlar. Siz de öyle.
Bunu çiğnerseniz bir başkasının veya başkalarının HAK8217;kını çiğneyeceğinizden huzursuzluk
çıkartırsınız. Diğerini veya diğerlerini yok sayarsınız. Ki bu aslında kendinizi yok saymadır.
Ve esas huzursuz olan da sizsiniz. İşte bilmemiz gereken bir diğer mesele de bu. Sorunlu
olan sizsiniz. Ama bunun farkında değilsiniz. Guruplar ve toplumlar için de geçerli. Farklı
fikirler, inanışlar, görüşler her zaman olacaktır. Önemli olan siz kendi yaşantınıza neyi
uyguladığınızdır. Fikriniz veya inanışınız ne olursa olsun. SEVGİYİ Mİ? YOKSA ÖFKE ,NEFRET,
KISKANÇLIK, DÜŞMANLIK MI? HANGİSİ? Sizce hangisi doğru.

Bu tip davranışlarla karşılaştığımızda kızmamamız, öfkelenmememiz gerekiyor. Kişide var
olan bu rahatsızlık bize de geçmiş oluyor. Bu sefer kendi YAŞAMA HAK8217;kımızı biz kendimiz
kendimize karşı engellemiş ve çiğnemiş oluyoruz. Yani kendi kendimizin şeytanı oluyoruz.
Bu durum kişiler arası, guruplar arası ve toplumlar arası ilişkilerde de kendisini aynen
gösterir. Ve bu büyük bir çoğunluğun rahatsız olduğunu gözler önüne serer.
Düzeltmemiz gereken en büyük sorun da bu. Ama önce kendimizi. SEVGİ8217;yi öğrenmemiz
gerek. SEVGİ8217;YE saygıyı bilmemiz gerek. Hoşgörülülüğü bilmemiz gerek. İyiliği bilmemiz
gerek. BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK ancak böyle gelir.
SORUMLULUK NEDİR?
Sorumluluk insan olmak adına en genel ve en kesin yükümlenmedir. O bir amacı
gerçekleştirme yükümlülüğü olduğu kadar bir olumsuzu giderme yükümlülüğüdür.
Güdümlülükte sorumluluk gerçekleşmez, sorumluluk her zaman bir benimsemeyi, bir
üstlenmeyi gerektirir. Yükümlenme istemi, tam tamına özgür seçmeye dayanan bir istemdir.
Sorumlulukta yükümlenme tam anlamında istemli bir yükümlenmedir. Sorumlu kişi
yükümlülüğünü yük olarak taşımaz, onu bir gereklilik olarak görür. Sorumluluğu yerine
getirebilmenin baş koşulu özgür bir bilince ve özerk bir yaşam ortamına sahip olmaktır,
özgürlük ve özerklik bir gerçeğin iki ayrı görünümüdür, özgürlükte içselleşen bağımsız insan
etkinliği özerklikte dışsal ya da toplumsal anlatımını bulur. Sorumluluğu belirleyen ve izleyen
özgür bilinçtir, ancak sorumluluk her zaman özerk bir ortamda yerine getirilebilir. Benim için
özerk bir ortam olmazsa benim özgür bilincim bağımsız edimini gerçekleştiremez.

Buna göre sorumluluk her şeyden önce bir bilinç sorunu ortaya koyar. Neyin sorumlusu
olduğumu bilmiyorsam herhangi bir sorumluluk yüklenemem, kollarımdan ağaca
bağlanmışsam az ötemde boğulmakta olan çocuğu kurtaramam. Buna göre, demek ki,
sorumluluk kavramının temelinde özgür bilinç ve o bilincin gerektirdiği özerk eylem
bulunacaktır. Ancak özerk olan kişi sorumluluğunu yerine getirebilir ve ancak özgürce
seçimler yapabilen kişi sorumlu olabilir. Sorumluluk için her şeyden önce yetkin, yetkin
olmakla da kendine egemen bir bilinç gereklidir. Taş, çiçek, elma, keçi sorumlu olamazlar ve
sorumlu tutulamazlar. Onlar ne kendilerinden ne de kendi dışlarındaki herhangi bir şeyden
sorumludurlar. Onlar kendinde olmanın doğal koşullarını yerine getirirler. Bilinçli olarak etkin
varlıklar doğal olarak etkin varlıklardan da sorumludurlar, ancak doğal olarak etkin varlıklar
ne kendilerinden ne de bilinçli olarak etkin varlıklardan sorumludurlar. Doğal olarak etkin
varlıklar tepeden tırnağa sağır varlıklardır. Ahlaki tutarlılık için bilgi mi görgü mü sorununu
çoktan geride bırakmış olmamız gerekir. Ahlak sorunu sıkı sıkıya bilgi sorununa bağlıdır, her
gerçek ahlaki edim bilinçle düzenlenmiştir. Görenekler ahlaklılığı iğreti bir güvence altında
tutarlar, pamuk ipliğine bağlı denge kişisel bir kararla bir anda bozulabilir. Bilinç
özümleyemediği ya da içselleştiremediği kuralı iğreti gezdirir, onu gerektiğinde ya da zorda
kaldığında dışlar. Genel ahlak kurallarına uymasıyla seçilen bir kişi bir gün ihanet ettiği
gerekçesiyle karısını boğazlayabilir. Çok zaman genel ahlakı güvence altında tutan
görenekler ya da geçerli ahlak kuralları ahlakın tehlikeye düşmesine de yol açabilirler. Genel
ahlak çelişkilidir. Adam öldürmeyi yasaklayan genel ahlak, bir evli kadının bir başka erkeği
sevmesini de yasaklar. Buradaki ikilem çeşitli bunalımlara yol açabilecek niteliktedir.
Bakarsınız adam ikinci kural adına birinci kuralı gözden çıkarmış ve karısını boğazlamıştır.

Demek ki bilinçsizce benimsenmiş bir ahlak kuralı zorda kalındığında görmezden
gelinebilecek bir yaşam formülüdür. Bu yüzden insanlar düşünmeden benimsedikleri
kuralları çok zaman gözden çıkarıverirler. Bu durum bize sorumluluğun bir bilinç işi olduğunu
gösterir. Köle sorumlu değildir: çünkü o hem özerklikten hem de özerkliğini insanca
düzenlemesini sağlayacak bilinçten yoksundur, özerk olmayan bir köle yasal açıdan köle
değilse bile bilinç açısından köledir, özerk olamadığı için bilincini de geliştirememiştir, siz bir
gün ona artık köle değilsin de deseniz o köledir, bilinç açısından köledir. Pekiyi, köle
Epiktetos nasıl filozof oldu? İnsan köleyken de bilincini geliştirebilir ve köleliğin koşullarını bir
ölçüde de olsa aşabilir. Köle sorumlu değildir, evet, çünkü hem özgür değildir hem de özerk
değildir, özerk kılınsa bile kolay kolay özgür olamayacaktır.

İtkilerini denetleyemeyen, gerektiğinde onlara söz geçiremeyen bir birey de gerçek anlamda
sorumlu değildir. İstemden tümüyle bağımsız eğilimlerimiz vardır, bunlar bilincin süzgecinden
geçmeden birdenbire gerçekleşiverirler. Ancak yetkin bir bilinç onlarla hesaplaşma şansına
ulaşmıştır. Bilinç eksikliği itkilerin çok çabuk gerçekleşmesi sonucunu getirir. Ahlaki yaşam
her şeyden önce itkileri denetim altına almakla gerçekleşir. Öte yandan dürtüler ve güdüler
de bize sorumluluk açısından güçlük çıkarabilirler: Kısacası, sorumluluk bilinçliliği gerektirir.
Bilinçsizce benimsenmiş bir ahlak kuralı zorda kalındığında görmezden gelinebilecek ya da
isteğe göre yorumlanabilecek bir formüldür. Köle sorumlu olamaz. Kendi kendinin kölesi olan
da başkasının kölesi olan da sorumluluğunu yerine getiremez. Sorumlu tutulabilir ama
sorumlu olamaz. Yasalar insanları bilinçli bilinçsiz ayrımının dışında sorumlu tutarlar.
Başkasının kölesi kendi kendisinin de kölesidir, kendi kendisinin kölesi başkasının da
kölesidir. Buna göre, bir geri zekalıdan da, kim olduğunu bilmeyen birinden de, gözlerini
kıskançlık bürümüş birinden de sorumluluk bekleyemeyiz. Bu gibi insanlar eksik bilinçle
varlıklarını sürdürmektedirler. Yetkin bilinç bireyin kendi kendisine egemen olmasını sağlar.
Yetkin bilinç kendisini kendisinin kölesi olmaktan da başkasının kölesi olmaktan da koruyan
bilinçtir. Sorumluluğun gerçekleşebilmesi için, demek ki, usla denetlenen bir istemin varlığı
gereklidir. Us da istem de bilincin yetkinliği ölçüsünde güçlüdür. Tutarlı bir istemlilik kendini
kendi özüne göre yani hiçbir dış belirleme olmadan gerçekleştirebilen bilincin işi olabilir.
Ancak evrensel uzanımlı bir bilgi birikiminin belirleyiciliğinde davranabilen bir bilinç sorumlu
bir bilinç olabilir. Sorumluluğumuzu belirleyen buyurucu ne doğadan ne de başka bir aşkın
güçten gelir, hatta ne de usumuzun doğasından gelir. Usumuzun doğası yetkin bir
sorumluluğu gerçekleştirebilecek yapıda değildir. En yetkin sorumluluk duygusu yetkin bir
bilincin ürünüdür. Ussallık bilinçlilikle belirgindir. Bilinçliliğin dışında bizi evrensele
kavuşturacak bir ussal güçten sözetmek olası değildir. Us gerçek varlığına bilinçte kavuşur.

Yetkin bilinç, tüm dış belirlemelerden bağımsız olarak kendi seçimini yapabilen bilinçtir. O
kendini kendi koşulları çerçevesinde dışa bağımlarken bir dışerki yasal sayma tutumunu
hiçbir zaman benimsemeyecektir. Yetkin bilinç şunun bilincindedir: dışerk sorumluluğu
kaldırır ya da en azından zedeler. Sakatlanmış bir sorumluluk da sorumluluk değildir. Koşullu
sorumluluk olmaz, daha genelde koşullu ahlaklılık olmaz. Her ahlaki edim gibi sorumluluk da
tam koşulsuzlukta gerçekleşir. Bir dışerkle zedelenen sorumluluk sorumluluk olmaktan çıkar,
güdümlülüğe dönüşür. Köle sorumlu değildir, o yalnızca güdümlüdür. Ondan başkaları
sorumlu olsa da o kendinden sorumlu değildir. Köle kendi isteğiyle davranmaya hakkı
olmayan, böyle davranmayı bilmeyen ve hatta çok zaman istemeyen kimsedir. Albert
Camus şöyle der: "Hiçbir şeye inanmadığımız zaman, hiçbir şeyin anlamı olmadığı zaman,
hiçbir değeri varsaymadığımız zaman her şey olasıdır ve hiçbir şeyin önemi yoktur."
Güdümlülükte dış etkenler, sorumlulukta özgür seçimler yapabilen yetkin bilinç belirleyicidir.

Yetkin bilinç güdümlenmeyen, ama kendini güdümleyen bilinçtir., Bilinç kendini bir ortak
değer adına da güdümleyebilir. Her iç güdümlenme bir yükümlenmedir. Bilinç kendini
koşullayarak gerçekleştirir özgürlüğünü. Bu bilincin kendisi karşısında özgür olmasıdır. Zorla
yapılan iş sorumsuzca yapılan iştir, o durumda sorumluluk başkalarınındır. Oysa kimse
kimsenin yerine sorumlu olamaz, özerklik özgür bilincin kendini koyuş biçimidir ve dış dünya
karşısındaki konumudur. Bilinç özgür olmadan birey özerk olamaz. Ancak özerkliğin koşulları
içte olduğu kadar dıştadır, özgür olmayan bilinç iğreti bir özerk konumda bulunabilir ancak o
bu konumunu uzun süre koruyamaz. O her zaman bir güdücü arayacaktır, bir dışerk
arayacaktır, özgür olmayan yani kendi koşullarına göre davranmayı bilmeyen, kendi
kurallarını kendinden getiremeyen bilinç her zaman bir dışerke sığınarak kendini korumaya
yönelir. Demek ki özerklik varlığını dış koşullardan olduğu kadar iç koşullardan alır.

Buna göre, bilinçli bir tutsak dağlarda bağıra bağıra şarkı söyleyen bir başıbozuktan daha
özerk duyabilir kendini. Kapatıldığı küçücük bir alanda o bir yapabilme gücüdür. Demek ki
özgürlüğün anlamı her şeyden önce bilinçseldir. Bu durumda bilinç düzeyi çok aşağılarda bir
kişiden sorumluluk beklemek yanlıştır. Hukuk toplumsal bir kargaşayı önleyebilmek adına
her normal kişiyi sorumlu sayar, bu yönelim elbette her şeyden önce cezayı olası kılmak
adınadır. Sorumlu olmayan kişiyi cezalandırmak sorumsuzluktur. Bu gerçekte çok kötü
ancak kaçınılmaz bir kuralcılıktır. Yargıç karşısındaki kişinin bilinç düzeyini göre göre, onun
sorumlu tutulamayacağını bile bile sorumlu tutar onu. Hukuk enaz bilinci yetkin bilinç sayma
oyununu her zaman bile bile oynar. Bu bir kaçınılmazlıktır. Gerçekte hukuk sorumlu
olmaması gereken kişiyi sorumlu sayarken adaleti gerçekleştirmek adına adaletsizliği geçerli
kılar. Bu yüzden "hukuk"la "adaletin her zaman birbirine denk düşmediği görülür.

Gerçek anlamda bilinçli kişi için sorumluluk yapabilecekken yapmamak anlamına gelir. Bu da
ahlaksızlıktan başka bir şey değildir. Sorumsuzluk ahlaksızlıktır. İnsan olmanın anlamı
sorumlukla başlar. Saint-Exupery "insan olmak her şeyden önce sorumlu olmaktır" der. Bu
bize hemen şu soruyu sorduracaktır: insan neden sorumludur ya da neyin sorumlusudur?
Bu noktada sorumluluğun evrenselliği çıkar karşımıza. Sorumluluk evrenseldir, parçalı
değildir. Buna göre insan yalnızca şundan ya da bundan, şu kişiden ya da bu kişiden değil,
bütün bir insanlıktan sorumludur. Demek ki sorumluluk alanını aileyle, toplumla, ulusla
sınırlayamayız. İnsana karşı olan, insan olma koşuluna ters düşen her durum her sorumlu
kişiyi ilgilendirecektir. Yalnızca çocuklarının esenliğini düşünen insanlar zorda kaldıklarında
çocuklarını da gözden çıkarabilecek kimselerdir. İnsanın evrensel sorumluluğu bize şu
soruyu sordurabilir: herkesten ya da bütün bir insanlıktan sorumlu kişinin mutlak bir güç
taşıyor olması gerekmez mi? Sorumluluk mutlak bir gücün varlığını gerektirmez.
Sorumluluğumuzu yerine getirmemiz için çok güçlü olmamız gerekmez. Sorumluluk için
gereken etkinlik bir insan boyunda olacaktır.

Sorumluluk trajik olanın ya da yazgı fikrinin aşıldığı yerde başlar. Dünyanın akışında insanın
kendisini değil de başka bir gücü, örneğin aşkın bir varlığı belirleyici sayıyorsak sorumlu
olamayız, en azından tam anlamında sorumlu olamayız. Tam anlamında sorumlu olmamak
sorumsuz olmaktır. Dinsel anlamda ya da doğal anlamda her mutlak belirleyicilik ahlaki
seçimi ortadan kaldırırken sorumluluk duygusunu da hiçe indirir. Yunan trajedisinde
karşımıza çıkan insan sorumlu insan değildir. O hiç mi hiç değiştiremediği, hiçbir koşulda
egemen olamadığı bir dünyada doğal ya da tanrısal güçlerin belirleyiciliği altında yaşayan bir
yazgılıdır. Başına gelecek olanlar önceden belirlenmiştir. Ne yapsa bunları önleyemez.
Sophoklesin Oidipus epi Kolonosunda şu satırlarla karşılaşırız: "Eylemlerim mi? Onlara ben
katlandım, onları ben yapmadım" "İzlediğim yolu hiçbir şey bilmeden izledim." Bu durumda
insan sorumlu değil, tartışmasız bir biçimde güdümlüdür, dışerk her şeyi belirlemektedir.
İnsanın dünyasında bir dışerki değil de yalnızca usu belirleyici saymaya eğilimli yeniçağ
düşünce dünyası trajedinin anlamını da değiştirecektir. Corneillein Polyeucteünde
Pauline "Duygularımın üstünde güçlü usum var" derken, Cinnasında Auguste şöyle
diyecektir: "Ben kendimin efendisiyim."

Kişinin bütün bir insanlıktan sorumlu olması her şeyden önce kendinden sorumlu olmasını
gerektirir. Kendine karşı sorumluluklarını yerine getiremeyen bir kişi başkalarına karşı
sorumlu olamayacaktır. Sorumluluk tek kişilik bir zeminde gerçekleşir, ancak bütün insana
açılır. Her kişi önce kendi olarak sorumludur: sorumluluk tek kişilik bir bağlanma biçimidir,
bir kendi kendini yükümleme biçimidir. Kimse kimsenin yerine sorumlu olamaz, kimse
kimsenin adına sorumluluk taşıyamaz. Kimse sorumluluğunu bir başkasına yükleyemez.
İnanç düzeyinde de sorumluluk tek kişiliktir kavrayışı öne geçer. Eski Ahidde şunlar
yazılıdır: "Her kişi kendi ölümünü ölecektir. Bir oğul babasının yanlışlarını yüklenemez, bir
baba da oğlunun yanlışlarını yüklenemez. Doğru doğruluğunun, kötü kötülüğünün karşılığını
görecektir." Başkası için üzülebiliriz, başkası adına sevinebiliriz, başkasına yardım edebiliriz
ama başkasının yerine sorumlu olamayız. Ortak sorumluluklar elbette vardır, ama ortak
sorumluluklarda da herkes her şeyden önce kendinden sorumludur. Eksikli insan ya da
yetkin bilince ulaşamamış insan hep sorumsuzluklarını birilerine yansıtmaya ya da
başkalarının üstüne yıkmaya eğilimlidir. Eksikli insanın bu tutumu sorumluluğun anlamını
elbette değiştirmez.

Sorumluluk bir bilinç işi olduğu kadar bir gönül işidir. Her sorumlu, her gerçek sorumlu
sorumluluğunu sevinç içinde gerçekleştirir. Sokrates yaratmayı sevinç içinde doğurmak diye
tanımlıyordu. Biz de sorumluluk sevinç içinde yaşamaktır diyebiliriz. Sorumluluk usun kılı
kırk yaran araştırıcı tutarlılığında gönülün itici ve yapıcı etkinliğini de gereksinir. Hiçbir
sorumluluk kaba bir ussallıkla sonuna kadar götürülemez. Her sorumluluk, geleceğe açılan
bir yönelim olmakla bir umudun ışığında heyecanlarla kendini gerçekleştirir. Sorumlu olmak
umutlu olmaktır. Hep başkalarından beklemek kolaylığı içinde değilsek, umutlu olmak da
sorumlu olmaktır. Umut özgürlüğün zorunlu varoluş koşuludur. Saint-Exu-pery, Savaş
pilotunda "İnsan hem sorumlu hem umutsuz duyamaz kendini" der. Böylece tam bir kafa ve
gönül birliğinde gerçekleşen sorumluluk tam anlamında bir süreklilik gösterir. Her sorumluluk
bir sonuca yöneliktir, her sorumluluk sonuç almayı gerektirir. Sorumlu olmak sonuna kadar
sorumlu olmaktır. Bir başka deyişle, sorumluluk gündelik bir eğilim değildir. O insanın bir
yaşam boyu süren birbiriyle örgülenmiş amaçlarında gerçekleşir. Amaçlar değişir,
sorumluluk sürer. Sorumluluğun emekliliği yoktur.

Sorumluluk insanın birey olarak etkin gücünü gerektirdiğinden gerçek bir kafa ve beden
sağlığına gereksinim gösterir. İnsan şu ya da bu nedenle, özellikle bilinç yetersizliği
nedeniyle özgür olma koşullarının dışına düştüğü zaman sorumluluklarının da dışına
düşecektir. Beden ve ruh yetersizliğine uğramaktan korkan Stoa filozofları intiharı
öngörüyorlardı. Bu filozofların çoğu, bilindiği gibi, intihar ederek ölmüştür. Stoa
filozoflarından çokça etkilenmekle birlikte intihar düşüncesine uzak duran Montaigne intiharın
yerine emekliliği koyar: "insan başkaları için yeterince yaşadı mı yaşamının sonunu da hiç
değilse kendisi için yaşamalıdır." Ne olursa olsun, her yetkin insan kendini son soluğuna
kadar sorumlu duyacaktır. İnsan için en soylu heyecan başkalarına karşı ama her şeyden
önce kendine karşı sorumluluğunu yerine getirme heyecanıdır.
bunda sosyal hak nedir
sorumluluk nedir?

İmza:onur18
Bu mesaja teşekkür edenler:

HIZLI CEVAP (5 Üye Puanı)

Cevap Yazmak İçin Giriş Yapın veya Üye Olun
En yeni ve güncel etkinlikler için bizi takip edin